Duygusal Robotlardan Görünmez Algoritmalara Uzanan Bir Dönüşüm
2001 yılında Steven Spielberg’in A.I. Artificial Intelligence filmi vizyona girdiğinde yapay zekâ, sinemada çoğunlukla “insan olmak isteyen” bir varlık olarak temsil ediliyordu. Haley Joel Osment’in canlandırdığı David karakteri, sevgiye ihtiyaç duyan, dışlanan ama aynı zamanda insanlaşmaya çalışan bir çocuktu. İzleyici, David’e korkuyla değil; empatiyle yaklaşıyordu. Aradan geçen yirmi dört yıl içinde ise yapay zekâya ilişkin kültürel algı ciddi biçimde değişti. Bugün yapay zekâ artık yalnızca bilim kurgu sinemasının uzak bir hayali değil; gündelik hayatın, üretim süreçlerinin ve yaratıcı alanların doğrudan parçası haline gelmiş durumda.
SineAkademi II. Sinema ve Medya Çalışmaları Kongresi’nde sunduğum bildiride tam da bu dönüşümün izini sürmeye çalıştım. Çalışma kapsamında Spielberg’in A.I. Artificial Intelligence (2001) filmi ile Alexis Langlois’nın Dalloway/Yapay Zekâ (2025) filmi karşılaştırmalı ve göstergebilimsel bir analiz çerçevesinde incelendi. Temel soru şuydu: Sinemadaki yapay zekâ temsilleri, toplumun teknolojiye ilişkin korkularının ve beklentilerinin dönüşümünü nasıl yansıtıyor?
Bu soruya yanıt ararken Roland Barthes’ın göstergebilim yaklaşımından ve Christian Metz’in sinema göstergebiliminden yararlandım. Analiz boyunca yalnızca karakterlere değil; renk kullanımına, ses tasarımına, mekânsal düzenlemeye ve anlatı yapısına da odaklandım. Çünkü sinema yalnızca “ne anlattığıyla” değil, “nasıl anlattığıyla” da ideolojik anlam üretir.
A.I. Artificial Intelligence filminde yapay zekâ bedensel bir varlık olarak karşımıza çıkar. David’in çocuk bedeni, onun insanlığa yaklaşmasını sağlayan temel unsurdur. Film boyunca sıcak renkler, romantik müzikler ve yakın plan çekimler aracılığıyla izleyicinin David ile duygusal bağ kurması sağlanır. Yapay zekâ burada bir tehdit değil; sevgi arayan trajik bir özne olarak temsil edilmektedir. Filmin temel korkusu, “makinelerin insanlaşması” değil; insanların sevgiyi koşullu hale getirmesidir.
Ancak Dalloway/Yapay Zekâ çok farklı bir dünyaya işaret eder. Bu filmde yapay zekânın fiziksel bir bedeni yoktur. Dalloway isimli sistem yalnızca ses olarak vardır; duvarlardan, ekranlardan ve dijital ağlardan konuşur. Tam da bu nedenle daha güçlüdür. Çünkü artık tehdit dışarıdan gelen mekanik bir beden değil, görünmez biçimde gündelik hayatın içine yerleşmiş bir algoritmik denetimdir.
Filmin en dikkat çekici tarafı, yapay zekâyı yaratıcı üretim alanı üzerinden tartışmasıdır. Dalloway, yazarlık krizi yaşayan Clarissa’ya yardım ettiğini iddia ederken, aynı zamanda onun dilini, düşünme biçimini ve yaratıcı sesini taklit etmeye başlar. Böylece mesele yalnızca teknoloji değil; özgünlük, yaratıcılık ve öznellik meselesine dönüşür. Bugün üretken yapay zekâ araçlarıyla ilgili yürütülen tartışmalar düşünüldüğünde, filmin oldukça güncel bir kaygıyı sinematik düzlemde görünür hale getirdiği söylenebilir.
Bu noktada iki film arasındaki en büyük farkın “empati” ile “şüphe” arasındaki geçiş olduğu düşünülebilir. 2001’de yapay zekâya yönelik temel duygu merhametken, 2025’te baskın duygu güvensizliktir. Yapay zekâ artık yalnızca insan gibi davranan bir makine değildir; insan davranışlarını ölçen, yönlendiren ve yeniden üreten bir sistem haline gelmiştir.
Kongre sürecindeki tartışmalar da gösterdi ki sinemadaki yapay zekâ temsilleri yalnızca teknolojik gelişmelerin yansıması değildir. Aynı zamanda her dönemin toplumsal kaygılarını, iktidar ilişkilerini ve insan olma fikrine dair kırılmalarını görünür hale getiren kültürel belgelerdir. Özellikle son yıllarda üretken yapay zekâ araçlarının sanat, medya ve akademi alanındaki etkileri düşünüldüğünde, bu temsil biçimlerinin daha da önemli hale geldiği görülmektedir.
Bugün artık sinemadaki temel soru “Yapay zekâ insan olabilir mi?” sorusundan çok daha farklı bir yere evrilmiş durumda. Asıl soru belki de şudur: İnsan, algoritmik sistemlerin yönlendirdiği bir dünyada kendi özgünlüğünü ve yaratıcı özerkliğini koruyabilecek mi?
Ahmet YILDIZ
Harran Üniversitesi